Osmanlı'nın Sadık Fedaisi: Zenci Musa'nın Sarsılmaz Vatan Sevgisi

Osmanlı İmparatorluğu'nun son nefesini verdiği, topraklarının dört bir yandan işgal edildiği buhranlı bir dönemde, imparatorluğun sancağına kanının son damlasına kadar sadakatle bağlı kalan sayısız kahraman vardı. Bu kahramanlar arasında, kökeni Sudan'a dayanan ancak kalbi tamamen bir Osmanlı olarak atan Zenci Musa, fedakârlığın ve vatan sevgisinin timsali olarak tarihe geçmiştir. Teşkilât-ı Mahsûsa'nın efsanevi reisi Kuşçubaşı Eşref'in "emir eri" ve can yoldaşı olan Zenci Musa, Trablusgarp çöllerinden Yemen'e, Balkan dağlarından İstanbul'un işgal sokaklarına kadar her cephede "Devlet-i Ebed-Müddet" için çarpışmıştır.

​Sudan'dan Osmanlı Ordusuna Uzanan Yol

​1880 yılında Girit'te dünyaya gelen Musa'nın ailesi aslen Sudanlıydı. Babasının vefatının ardından, bir Osmanlı hayranı olan dedesi tarafından Mısır'ın başkenti Kahire'ye götürüldü. Burada bir Türk mahallesinde yetişti, Türkçeyi mükemmel öğrendi ve Osmanlı kültürünü benimsedi. İri cüssesi ve sarsılmaz imanıyla dikkat çeken Musa, imparatorluğun zor günler geçirdiğini görerek kayıtsız kalamadı.

​1911'de İtalyanların Trablusgarp'a saldırmasıyla birlikte gönüllü olarak savaşa katıldı. Bu karar, hayatının dönüm noktası oldu. Cephede, İtalyanlara karşı yerel direnişi örgütleyen Teşkilât-ı Mahsûsa'nın yiğit subaylarından Kuşçubaşı Eşref (Sencer) Bey ile tanıştı. Eşref Bey, Musa'nın cesaretinden, sadakatinden ve devasa gücünden o kadar etkilendi ki onu yanına aldı, "emir eri" yaptı. Bu, bir efendi-köle ilişkisi değil, sonuna kadar sürecek bir silah ve dava arkadaşlığının başlangıcıydı.

​Cepheden Cepheye Bir Kahraman

​Zenci Musa, Kuşçubaşı Eşref'in gölgesi gibiydi. Trablusgarp'taki mücadelenin ardından Balkan Savaşları'na katıldı ve Edirne'nin geri alınmasında rol oynadı. Birinci Dünya Savaşı patlak verdiğinde ise Teşkilât-ı Mahsûsa'nın en tehlikeli görevlerinde yer aldı. Süveyş Kanalı Harekâtı'na katıldı, Sina-Filistin cephesinde İngilizlere karşı savaştı.

​Onun adını tarihe altın harflerle yazdıran en meşhur görevi ise Yemen'e yaptığı tehlikeli yolculuktu. İngiliz ablukası altındaki Yemen'de mahsur kalan Osmanlı birliklerine ulaştırılmak üzere hazırlanan 300.000 altını teslim etme görevi ona verildi. Düşman hatlarını, çölleri ve isyancı bedevileri aşarak bu büyük serveti yerine ulaştırması, onun ne denli gözü pek ve güvenilir bir asker olduğunu kanıtladı.

​Mehmet Âkif'in Dizelerindeki Musa

​Zenci Musa'nın bu sarsılmaz karakteri, İstiklal Şairi Mehmet Âkif Ersoy'un da dikkatini çekmişti. 1915'te Arabistan'da Kuşçubaşı Eşref ve emir eri Musa ile tanışan Âkif, onun sadakatinden ve tevazusundan derinden etkilenmişti. Bu hayranlığını şu meşhur dizelerle ölümsüzleştirdi:

“Eşref Bey'in emir eri Zenci Musa,

Omzundan arşa yükseldi Nebi İsa.”


​Mehmet Âkif, bu dizeyle Hz. İsa'nın göğe yükselişine atıfta bulunarak, Zenci Musa'nın omuzlarının peygamber taşıyacak kadar kutlu ve güvenilir olduğunu vurgulamıştır.

​İşgal Altında Bir Vefat

​Savaşın kaybedilmesi ve Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasıyla Zenci Musa, komutanı Eşref Bey ile birlikte İstanbul'a döndü. Şehir artık işgal altındaydı. Bir zamanlar uğruna savaştığı başkentin sokaklarında düşman askerlerinin dolaşması ona ağır geliyordu.

​Bu dönemde tam bir sefalet içinde yaşadı. Geçimini sağlamak için Karaköy Gümrüğü'nde hamallık yapmaya başladı. İri cüssesiyle herkesin kaldıramadığı yüklerin altına giren bu adamın, bir zamanlar Yemen'e altınlar taşıyan bir Teşkilât-ı Mahsûsa fedaisi olduğunu kimse bilmiyordu.

​Rivayete göre, işgal yıllarında İstanbul'daki İngiliz İşgal Kuvvetleri Komutanı General Harrington, onun kim olduğunu öğrenince yanına çağırdı. Ona yüksek maaşlı bir iş ve rahat bir hayat teklif etti. Zenci Musa'nın cevabı, onun karakterini özetler nitelikteydi: “Ben Devlet-i Osmanî'nin askeriyim. Sizin gibi bir kâfirin hizmetine giremem. Bana teklif ettiğiniz bu para, benim komutanımın (Eşref Bey) bir tek sözüne dahi değmez!”

​Bu onurlu reddedişin ardından zorlu yaşamına geri döndü. Sadece hamallık yapmakla kalmadı, aynı zamanda Üsküdar'daki Özbekler Tekkesi'ne yerleşerek Milli Mücadele için Anadolu'ya silah ve cephane kaçırma faaliyetlerine gizlice yardım etti.

​Ancak cephelerde geçen yıllar, açlık ve zorlu yaşam koşulları vücudunu yıpratmıştı. Yakalandığı verem hastalığına daha fazla direnemedi ve 1919 yılında, sığındığı Özbekler Tekkesi'nde sessizce vefat etti.

​Vefat ettiğinde, tüm mal varlığı yatağının yanındaki küçük bavuldan çıkanlardı: Bir Kur'an-ı Kerim, bir Osmanlı haritası, komutanı Kuşçubaşı Eşref'in soluk bir fotoğrafı ve her an şehadete hazır olduğunun nişanesi olan kendi kefeni.

​Zenci Musa'nın mezar yeri tam olarak bilinmese de, naaşının defnedildiği Özbekler Tekkesi haziresinde (mezarlığında) adına dikilmiş bir anıt taş bulunmaktadır. Onun hikayesi, derisinin rengine veya coğrafi kökenine bakılmaksızın, bir ideale ve bir vatana ne denli büyük bir aşkla bağlanılabileceğinin en dokunaklı örneklerinden biri olarak yaşamaya devam etmektedir.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Tarih ve Siyaset İlişkisi

Doğu Akdeniz Bağlamında KKTC-GKRY İlişkileri: Çatışma Alanından Potansiyel İş Birliğine ​

Doğu Akdeniz Bağlamında Türkiye Yunanistan İlişkileri