Kayıtlar

Ekim 18, 2025 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

​Osmanlı Diplomasi Tarihi: Bir İmparatorluğun Yükselişinden Çöküşüne Dış Politika Sanatı

​Osmanlı İmparatorluğu'nun altı yüzyılı aşan tarihi, sadece askeri fetihler ve idari yapılarla değil, aynı zamanda karmaşık ve sürekli gelişen bir diplomasi anlayışıyla da şekillenmiştir. Başlangıçta askeri güce dayalı, tek taraflı ve geçici bir anlayışa sahip olan Osmanlı diplomasisi, zamanla Avrupa devletler sistemiyle bütünleşen, profesyonel ve kalıcı bir yapıya dönüşmüştür. Bu makale, Osmanlı diplomasisinin bu uzun evrimini ana hatlarıyla inceleyecektir. ​1. Kuruluş ve Yükseliş Dönemi (14. - 16. Yüzyıl): Güç ve Pragmatizm ​Osmanlı Devleti'nin ilk dönemlerindeki dış ilişkileri, askeri genişlemenin doğal bir uzantısıydı. Diplomasi, fetihleri kolaylaştırmak, rakipleri bölmek veya geçici ittifaklar kurmak için kullanılan pragmatik bir araçtı. Bu dönemde diplomasi, sürekli ve yerleşik değildi; elçi adı verilen haberciler veya çavuşlar aracılığıyla, belirli bir misyon için gönderilirdi. ​Bu dönemin en belirgin diplomatik belgesi "Ahidnâme" (Kapitülasyon) idi. Ahid...

Selçuklu Diplomasi Tarihi: Kuruluştan Çöküşe Bir İmparatorluk Geleneği

Giriş ​Selçuklu tarihi, 11. yüzyılda Horasan bozkırlarından Yakın Doğu'nun kadim medeniyet merkezlerine uzanan büyük bir dönüşümün hikayesidir. Bu askerî başarı, ancak sofistike ve pragmatik bir diplomasi anlayışıyla kalıcı bir imparatorluğa dönüşebilmiştir. Büyük Selçuklu Devleti (1037-1194) ve onun Anadolu'daki mirasçısı Anadolu Selçuklu Devleti (1077-1308), varlıklarını sürdürdükleri karmaşık siyasi coğrafyada, farklı aktörlerle sürekli değişen diplomatik ilişkiler kurmuşlardır. Selçuklu diplomasi tarihi, "gaza" idealinden "imparatorluk nizamına", oradan da "vassallık" (tabiiyet) siyasetine evrilen çok katmanlı bir süreçtir. ​ 1. Kuruluş ve Meşruiyet Diplomasisi (1037-1063) ​Selçuklu diplomasisinin ilk evresi, kurucular Tuğrul ve Çağrı Beyler döneminde, "devletleşme" ve "meşruiyet" arayışı üzerine kuruludur. ​ Horasan'da Varlık Mücadelesi: Bu dönemde diplomasi, Gazneliler ve Karahanlılar gibi bölgenin yerleşik güçle...

​Mata Hari: Dans, İhanet ve Savaşın Ortasındaki Esrarengiz Casus

Birinci Dünya Savaşı'nın sisli koridorlarında, adı hem büyüleyici bir egzotik dansçı hem de ölümcül bir femme fatale (felakete neden olan kadın) casus olarak yankılanan bir isim vardır: Mata Hari. Gerçek adı Margaretha Geertruida Zelle olan bu kadın, sahne ışıklarından savaşın en karanlık entrikalarına uzanan hayat hikayesiyle, üzerinden bir asırdan fazla geçmiş olmasına rağmen gizemini korumaktadır. Peki, Mata Hari gerçekten binlerce askerin ölümünden sorumlu usta bir casus muydu, yoksa savaşın acımasız çarkları arasında ezilen trajik bir günah keçisi mi? ​ Margaretha'dan Mata Hari'ye Dönüşüm ​1876 yılında Hollanda'da doğan Margaretha Zelle, ayrıcalıklı bir çocukluğun ardından babasının iflası ve ailesinin dağılmasıyla zor günler yaşadı. Genç yaşta, Hollanda Sömürge Ordusu'nda görevli bir subayla evlenerek Hollanda Doğu Hint Adaları'na (bugünkü Endonezya) taşındı. Bu evlilik mutsuz ve trajedilerle dolu olsa da, Margaretha'nın gelecekteki kimliğinin temel...

Selçuklu Devleti'nin Gözü Kulağı: İstihbarat ve Posta Teşkilatı Olarak Divânü'l-Berîd

​Büyük Selçuklu İmparatorluğu, 11. ve 12. yüzyıllarda Horasan'dan Anadolu'ya, Suriye'den Orta Asya steplerine kadar uzanan devasa bir coğrafyaya hükmetmiştir. Bu kadar geniş ve etnik açıdan çeşitli bir imparatorluğu ayakta tutmak, sadece güçlü bir orduyla değil, aynı zamanda etkili bir merkezi otorite ve kusursuz bir iletişim ağıyla mümkündü. İşte bu noktada, Selçuklu devlet yapısının "merkezi sinir sistemi" olarak işlev gören Divânü'l-Berîd (veya Divan-ı Berid) kurumu devreye girer. ​Divânü'l-Berîd, kâğıt üzerinde bir "posta divanı" olarak görünse de, asıl ve en hayati fonksiyonu devletin istihbarat teşkilatı olmasıydı. Selçuklular, bu kurumu Abbasiler, Samaniler ve özellikle Gazneliler gibi önceki İslam devletlerinden miras almış ve kendi idari ihtiyaçlarına göre mükemmelleştirmiştir. ​ Çift Fonksiyonlu Bir Yapı: Posta ve İstihbarat ​Divânü'l-Berîd'in görünürdeki temel görevi, merkez (başkent) ile taşra (eyaletler) arasındaki resmi ...

Sultan II. Abdülhamid ve Devleti Koruma Refleksi: Yıldız İstihbarat Teşkilatı

Osmanlı İmparatorluğu'nun en çalkantılı dönemlerinden birinde, 33 yıl boyunca tahtta kalan Sultan II. Abdülhamid'in saltanatı, hem modernleşme çabaları hem de karşı karşıya kaldığı iç ve dış tehditlerle anılır. Bu tehditlere karşı geliştirdiği en önemli ve tartışmalı araç ise, Türk tarihinin ilk organize ve modern istihbarat servisi olarak kabul edilen Yıldız İstihbarat Teşkilatı olmuştur. ​Sultan'ın şahsına doğrudan bağlı bu gizli servis, dönemin siyasi atmosferinin bir ürünü olarak doğmuş ve imparatorluğun son otuz yılında kilit bir rol oynamıştır. ​Kuruluş Nedenleri: Güvensizlik ve Bekâ Kaygısı ​II. Abdülhamid, 1876'da tahta çıktığında, devletin en istikrarsız dönemlerinden birine şahitlik etmişti. Amcası Sultan Abdülaziz'in bir darbeyle tahttan indirilip şüpheli bir şekilde vefat etmesi ve ağabeyi V. Murad'ın akli dengesini yitirmesi üzerine tahttan indirilmesi, genç padişah üzerinde derin bir güvensizlik ve beka kaygısı yaratmıştı. ​Bu güvensizliği pek...

İmparatorluğun Son Fedaileri: Teşkilatı Mahsusa ve Efsanevi Lideri Kuşçubaşı Eşref

​Osmanlı İmparatorluğu'nun çalkantılı son on yılı, yalnızca cephe savaşlarıyla değil, aynı zamanda perde arkasında yürütülen gizli operasyonlar, istihbarat savaşları ve gayrinizami harp faaliyetleriyle de tarihe geçmiştir. Bu gizli dünyanın merkezinde yer alan ve hem bir efsane hem de bir tartışma konusu olan yapı Teşkilatı Mahsusa ; bu yapının en ikonik figürlerinden biri ise "Uçan Şeyh" lakaplı Kuşçubaşı Eşref Sencer 'dir. ​ Teşkilatı Mahsusa: Bir Gizli Servisin Doğuşu ve Amaçları ​Teşkilatı Mahsusa (Özel Teşkilat), 1913 yılında İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC) bünyesinde, özellikle de Harbiye Nazırı Enver Paşa'nın himayesinde kurulan gizli bir istihbarat ve operasyon gücüydü. Resmiyette 1914'te Harbiye Nezareti'ne bağlansa da, yapısı ve faaliyetleri itibarıyla daima İttihat ve Terakki'nin ideolojik hedeflerine hizmet etmiştir. ​Teşkilatın temel amacı, çökmekte olan imparatorluğu bir arada tutmak ve dış tehditlere karşı alışılmadık yöntemlerle ka...

Yüzyılın İhaneti, Yüzyılın İronisi: Kod Adı Çiçero

İkinci Dünya Savaşı yılları, sadece cephelerde değil, aynı zamanda gölgelerde, büyükelçilik koridorlarında ve dumanlı otel lobilerinde de kıyasıya bir mücadelenin yaşandığı bir dönemdi. Tarafsızlığını korumaya çalışan genç Türkiye Cumhuriyeti'nin başkenti Ankara ise, bu gölge savaşının tam merkezi, adeta bir "casuslar şehri" idi. İşte bu şehrin sahne olduğu en inanılmaz casusluk hikayesinin başrolünde, ne bir asker ne de bir diplomat vardı; başroldeki kişi, İngiltere Büyükelçisi'nin uşağından başkası değildi: Elyesa Bazna, namıdiğer "Çiçero". ​"Sıradan" Bir Uşaktan Usta Bir Casusa ​Arnavut kökenli olan ve 1904'te Priştine'de (o dönem Osmanlı toprağı) doğan Elyesa Bazna, hayatını kazanmak için çeşitli işlerde çalışmış, müzikle ilgilenmiş ve nihayetinde Ankara'daki diplomatik çevrelerde hizmetli olarak görev yapmaya başlamıştı. 1943 yılında, kaderin bir cilvesiyle, Ankara'daki İngiltere Büyükelçisi Sir Hughe Knatchbull-Hugessen'...

Arabistanlı Lawrence: Thomas Edward Lawrence'ın Hayatı ve Mirası

Thomas Edward Lawrence, veya daha çok bilinen adıyla "Arabistanlı Lawrence", I. Dünya Savaşı sırasında Orta Doğu'nun yeniden şekillenmesinde kilit rol oynamış, Britanyalı bir arkeolog, askeri subay, diplomat ve yazardır. Hem romantik bir kahraman hem de tartışmalı bir imparatorluk ajanı olarak tarihe geçen Lawrence'ın hayatı, çöl maceraları, askeri stratejileri ve siyasi entrikalarla doludur. ​Erken Yaşamı ve Orta Doğu'ya Olan İlgisi ​16 Ağustos 1888'de Galler'de, Tremadog'da doğan Thomas Edward Lawrence, gayrimeşru bir çocuk olarak dünyaya geldi. Bu durum, onun psikolojisi üzerinde derin bir etki bıraktı. Oxford Üniversitesi'nde tarih eğitimi aldı ve özellikle Haçlı Seferleri dönemindeki kaleler üzerine bir tez hazırladı. Bu akademik ilgi, onu 1909'da ilk kez Orta Doğu'ya, özellikle Suriye ve Filistin'e götürdü. ​Savaş öncesi yıllarda arkeolojik kazılarda çalıştı, bu süreçte Arapçayı akıcı bir şekilde öğrendi, yerel kültürü benimsed...

Çöl Kraliçesi: Gertrude Bell

​yüzyılın başlarında, erkek egemen bir dünyada, Arabistan çöllerinde develer üzerinde gezinen, aşiret liderleriyle siyaset tartışan ve modern bir ulusun sınırlarını çizen bir kadın düşünün. Bu kadın, "Çöl Kraliçesi" olarak bilinen Gertrude Margaret Lowthian Bell'di. Gezgin, yazar, arkeolog, dağcı, casus ve diplomat olan Bell, Britanya İmparatorluğu'nun en etkili figürlerinden biri ve modern Irak'ın mimarı olarak tarihe geçti. ​ Ayrıcalıklı Bir Başlangıç ve Oxford Yılları ​Gertrude Bell, 14 Temmuz 1868'de İngiltere'nin Durham kentinde, sanayici ve zengin bir ailenin kızı olarak dünyaya geldi. Zekası ve öğrenme tutkusuyla genç yaşta öne çıktı. Londra'daki Queen's College'da eğitim aldıktan sonra, Oxford Üniversitesi'ndeki Lady Margaret Hall'a kabul edildi. Burada, 1888'de, sadece iki yıl içinde Modern Tarih bölümünden birincilikle mezun olan ilk kadın oldu. Bu başarı, onun Viktorya dönemi toplumunun kadınlara biçtiği geleneksel r...

​Bir Devrin Sonu: Erich Honecker'in İstifası ve Duvar'ın Yıkılışına Giden Yol

18 Ekim 1989, Soğuk Savaş'ın en belirgin sembollerinden biri olan Doğu Almanya (Alman Demokratik Cumhuriyeti - ADC) için bir dönüm noktasıydı. Ülkeyi 18 yıl boyunca demir yumrukla yöneten Sosyalist Birlik Partisi (SED) lideri Erich Honecker, "sağlık sorunlarını" gerekçe göstererek istifa etmek zorunda kaldı. Ancak bu resmi gerekçenin ardında, çökmekte olan bir rejim, sarsılan bir ideoloji ve durdurulamayan bir halk hareketi yatıyordu. Honecker'in düşüşü, Berlin Duvarı'nın yıkılışına ve Almanya'nın yeniden birleşmesine giden yoldaki en önemli kilometre taşlarından biri oldu. ​ Değişime Direnen "Yaşlı Muhafız" ​1980'lerin sonlarına gelindiğinde, Soğuk Savaş'ın dinamikleri kökten değişiyordu. Sovyetler Birliği lideri Mihail Gorbaçov, glasnost (açıklık) ve perestroyka (yeniden yapılanma) politikalarıyla komünist bloğa yeni bir soluk getirmeye çalışıyordu. Ancak Erich Honecker, bu reform rüzgarlarına karşı sert bir direniş gösterdi. Değişimi b...

Azerbaycan Bağımsızlık Günü: Egemenliğe Yeniden Kavuşmanın Miladı

Her yıl 18 Ekim'de kutlanan Azerbaycan Bağımsızlık Günü (Müstəqillik Günü), Azerbaycan halkı için sadece bir takvim yaprağından ibaret değil, aynı zamanda ulusal kimliğin, egemenliğin ve dirilişin güçlü bir sembolüdür. Bu tarih, 71 yıllık Sovyet esaretinin ardından, Azerbaycan'ın kendi kaderini tayin etme hakkını yeniden kazandığı ve modern, bağımsız bir devlet olarak dünya sahnesine çıktığı tarihi anı temsil eder. Türkiye'nin "iki devlet, bir millet" şiarıyla sarsılmaz bir bağla bağlı olduğu kardeş ülkenin bu en önemli günü, büyük bir gurur ve coşkuyla anılmaktadır. ​ Tarihi Arka Plan: İki Bağımsızlık ​Azerbaycan'ın 20. yüzyıldaki bağımsızlık mücadelesi iki önemli dönemeç içerir. İlki, 28 Mayıs 1918'de, Çarlık Rusyası'nın yıkılmasının ardından Mehmed Emin Resulzade önderliğinde kurulan Azerbaycan Halk Cumhuriyeti'dir (ADR). Bu cumhuriyet, Türk ve İslam dünyasında kurulan ilk demokratik, parlamenter ve laik cumhuriyet olmasıyla tarihe geçmiştir. ...

​Nuri Pakdil: Edebiyatın "Kudüs" Vicdanı ve Yerli Düşüncenin Öncüsü

Giriş: Bir Duruş Olarak Edebiyat ​Türk edebiyatı ve düşünce dünyası, sadece estetik kaygılarla değil, aynı zamanda güçlü bir "dava" bilinciyle hareket eden "Üstat" olarak anılan isimlere ev sahipliği yapmıştır. Nuri Pakdil (1934-2019), bu isimler arasında belki de en keskin, en tavizsiz ve en özgün duruşa sahip olanlardan biridir. "Kudüs Şairi" olarak tanınması, onun edebi kimliğinin coğrafi bir mekânla değil, evrensel bir vicdan ve direniş sembolüyle ne denli bütünleştiğini gösterir. Pakdil, kurucusu olduğu Edebiyat dergisi ile bir "mektep" oluşturmuş; anti-emperyalist, anti-kapitalist ve her şeyden önce "yerli" bir düşünce hattının öncülüğünü yapmıştır. ​ Bir Mektep Olarak "Edebiyat" Dergisi ​Nuri Pakdil'in düşünce dünyasını anlamak için 1969 yılında çıkarmaya başladığı Edebiyat dergisini merkeze almak gerekir. Pakdil için edebiyat, "hayatın ta kendisi" ve "insanın en onurlu eylemi" idi. Edebiyat...

Bir İmparatorluğun Kuzey Afrika'ya Vedası: Uşi Antlaşması ve Sonuçları

Tarih sahnesinde, bazı antlaşmalar yalnızca bir savaşı bitirmekle kalmaz, aynı zamanda coğrafi haritaları yeniden çizer ve imparatorlukların kaderini belirler. 18 Ekim 1912'de İsviçre'nin Ouchy (Uşi) kentinde imzalanan antlaşma da tam olarak böyle bir dönüm noktasıdır. Osmanlı İmparatorluğu ile İtalya Krallığı arasında imzalanan bu belge, resmi adıyla Birinci Lozan Antlaşması olarak da bilinir ve 1911'de başlayan Trablusgarp Savaşı'nı resmen sona erdirmiştir. Ancak bu antlaşmanın bedeli, Osmanlı İmparatorluğu için son Kuzey Afrika toprağının kaybı olmuştur. ​Savaşa Giden Süreç ve Trablusgarp'ın Durumu ​yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başında, "hasta adam" olarak nitelendirilen Osmanlı İmparatorluğu, topraklarını bir bir kaybederken, Avrupa'da ulusal birliğini geç tamamlayan İtalya, sömürgeci güçler arasındaki yerini alma peşindeydi. İtalya'nın gözü, coğrafi olarak kendisine yakın olan ve imparatorluğun zayıf bir halkası olarak görülen Trablusgarp ...

​Birinci Balkan Savaşı'nın Başlangıcı: Osmanlı İmparatorluğu'nun "Avrupa"daki Sonunun Başlangıcı

Tarih sahnesi, büyük imparatorlukların çöküşüne ve yeni ulus devletlerin doğum sancılarına defalarca tanıklık etmiştir. 1912 yılının Ekim ayında başlayan Birinci Balkan Savaşı, bu tarihsel dönemeçlerin en önemlilerinden biridir. Sadece birkaç ay içinde Osmanlı İmparatorluğu'nun Avrupa'daki yüzyıllara dayanan hakimiyetine büyük ölçüde son veren bu savaş, aynı zamanda yaklaşan Birinci Dünya Savaşı'nın da habercisi niteliğindeydi. Savaşın patlak vermesi, tek bir nedene bağlanamayacak kadar karmaşık, uzun süreli gerilimlerin ve kısa vadeli krizlerin bir birleşimidir. ​ Savaşın Arka Planı: Zayıflayan İmparatorluk ve Yükselen Milliyetçilik ​yüzyıl, Osmanlı İmparatorluğu için "en uzun yüzyıl" olarak bilinir. İmparatorluk, bir yandan "Avrupa'nın hasta adamı" olarak nitelendirilirken, diğer yandan ayakta kalabilmek için Tanzimat ve Islahat gibi modernleşme çabalarına girişmişti. Ancak bu çabalar, imparatorluğun temel sorunlarını çözmeye yetmedi. ​Bu döne...

Fukuda Körfezi Muharebesi (1565): Japonya ve Batı Arasındaki İlk Deniz Çatışması

Fukuda Körfezi Muharebesi , 18 Ekim 1565 tarihinde Japonya'nın Kyuşu adasındaki Fukuda Körfezi'nde (günümüz Nagazaki şehri sınırları içinde) Portekizli tüccarlar ile Matsura Takanobu liderliğindeki bir Japon samuray filosu arasında gerçekleşen tarihi bir deniz savaşıdır. Bu muharebe, Japonlar ve Avrupalılar arasında kayıtlara geçen ilk deniz çatışması olması bakımından büyük bir öneme sahiptir. ​ Muharebenin Arka Planı ve Nedenleri ​yüzyılın ortalarında Portekizli tüccarlar, "Nanban ticareti" olarak bilinen dönemde Japonya ile aktif olarak ticaret yapmaya başlamışlardı. Büyük kalyonları (Japonlar tarafından kurofune yani "kara gemiler" olarak adlandırılır) için güvenli ve kalıcı bir liman arayışındaydılar. ​Başlangıçta Portekizliler, Hirado daimyosu (feodal beyi) olan Matsura Takanobu'nun kontrolündeki limanda ticaret yapıyorlardı. Ancak Matsura, ticaretten elde edilen kârın yanı sıra Portekizlilerle birlikte gelen Cizvit misyonerlerinin faaliyetl...

Avrupa Haritasını Yeniden Çizen Antlaşma: Campo Formio Barışı (1797)

Campo Formio Barışı (veya Antlaşması), 17 Ekim 1797 tarihinde, Devrimci Fransa ile Avusturya Arşidüklüğü (Habsburg Monarşisi) arasında imzalanan, Avrupa tarihinde bir dönüm noktası niteliğindeki diplomatik bir belgedir. Bu antlaşma, Fransız Devrim Savaşları'nın ilk ve en önemli aşaması olan Birinci Koalisyon Savaşı'nı (1792-1797) resmen sona erdirmiş ve genç General Napolyon Bonapart'ın hem askeri bir deha hem de usta bir siyasetçi olarak Avrupa sahnesine çıkışını perçinlemiştir. ​ Antlaşmaya Giden Süreç: Napolyon'un İtalya Seferi ​1789 Fransız Devrimi'nin ardından yayılan cumhuriyetçilik ve devrimci fikirler, Avrupa'nın monarşileri tarafından büyük bir tehdit olarak algılandı. 1792'de Avusturya ve Prusya'nın önderliğinde, Fransa'ya karşı "Birinci Koalisyon" kuruldu. Savaşın ilk yılları Fransa için zorlu geçse de, 1796'da Fransa'nın İtalya Ordusu'nun başına atanan genç General Napolyon Bonapart, savaşın seyrini kökten değiştir...

​Milli İHA ve SİHA'ların Öncü İsmi: Özdemir BAYRAKTAR

​Türkiye'nin savunma sanayiinde bir devrim olarak nitelendirilen "Milli Teknoloji Hamlesi"nin mimarı olan Özdemir Bayraktar, hayatını yerli ve milli teknoloji üretimine adamış bir mühendis, girişimci ve vizyonerdir. Bugün dünyanın harp konseptlerini değiştiren Türk İnsansız Hava Araçlarının (İHA) ve Silahlı İnsansız Hava Araçlarının (SİHA) arkasındaki beyin olarak, Türkiye'nin teknolojik bağımsızlık mücadelesinin sembol isimlerinden biri haline gelmiştir. ​ Mühendislikten Milli Savunmaya Uzanan Yolculuk ​1949 yılında İstanbul Sarıyer'de doğan Özdemir Bayraktar, Kabataş Erkek Lisesi'nden mezun olduktan sonra 1972 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Makine Mühendisliği Bölümü'nü bitirmiştir. Eğitim hayatı boyunca motorlar ve üretim teknolojilerine büyük ilgi duyan Bayraktar, İTÜ Motorlar Kürsüsü'nde içten yanmalı motorlar üzerine yüksek lisans çalışması yapmıştır. ​Kariyerinin ilk yıllarında otomotiv sanayiinde yerlileştirme çalışmalarına odakl...

Kıskançtaki Avrupa: Rusya'nın Saldırganlığı ve Çin'in Yükselişi Arasında AB'nin Strateji Arayışı

​yüzyılın jeopolitik manzarası, üç temel aktörün karmaşık dansıyla şekilleniyor: Kendi içinde birliği arayan bir Avrupa Birliği (AB), revizyonist bir dış politika izleyen Rusya ve küresel bir süper güç olarak yükselişini pekiştiren Çin. 2022'de başlayan Rusya-Ukrayna Savaşı, bu üçlü dinamiğin merkezine yerleşti ve AB için Soğuk Savaş sonrası dönemin "barış yanılsamasını" sona erdiren acı bir uyanış oldu. ​Bu savaş, Brüksel'i sadece kapısındaki acil bir askeri tehditle değil, aynı zamanda bu krizde "tarafsız" bir pozisyon alan en büyük ekonomik ortağı Çin ile olan ilişkilerini de yeniden tanımlamaya zorladı. Avrupa Birliği, bir yanda Rusya'nın konvansiyonel saldırganlığı, diğer yanda Çin'in sistemik rekabeti arasında sıkışmış durumda ve kendi "stratejik özerklik" yolculuğunun en zorlu sınavını veriyor. ​ 1. Savaşın Sarsıntısı: AB'nin Rusya ile İmtihanı ​Rusya'nın Ukrayna'yı işgali, Avrupa'nın güvenlik mimarisini temelde...

​Bölgesel Entegrasyonun İki Farklı Modeli: Arap Birliği ve Türk Devletleri Teşkilatı

Yirminci ve yirmi birinci yüzyıllar, ulus-devletlerin ortak kimlik, tarih ve çıkarlar temelinde bir araya gelerek bölgesel ve uluslararası örgütler kurduğuna tanıklık etmiştir. Bu örgütlenmeler, üye devletler arasında siyasi, ekonomik ve kültürel işbirliğini artırmayı, ortak sorunlara kolektif çözümler üretmeyi ve küresel sahnede daha güçlü bir ses çıkarmayı amaçlar. Bu bağlamda, Orta Doğu ve Kuzey Afrika'da Arap kimliği üzerine inşa edilen Arap Birliği (AL) ile Avrasya'da Türk kimliği temelinde yükselen Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) , bölgesel entegrasyonun iki önemli ve farklı örneğini temsil etmektedir. ​ Köklü Bir Geçmiş: Arap Birliği ​Arap Birliği, İkinci Dünya Savaşı'nın sonlarına doğru, 22 Mart 1945'te Kahire'de kuruldu. Mısır, Irak, Suudi Arabistan, Suriye, Lübnan, Ürdün ve Yemen'in kurucu üye olduğu örgüt, Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılmasının ardından bölgede yükselen Pan-Arabizm (Arap milliyetçiliği) akımının ve sömürge sonrası bağımsızlık a...