Camp David'den Şarm El Şeyh'e: Filistin-İsrail Barış Arayışının İnişli Çıkışlı Yolculuğu
Filistin-İsrail meselesi, 20. ve 21. yüzyılın en karmaşık ve uzun soluklu çatışmalarından biri olarak dünya siyasetinin merkezinde yer almıştır. Bu çatışmanın çözümüne yönelik uluslararası çabalar, umut verici diplomatik atılımlardan derin hayal kırıklıklarına ve şiddet sarmallarına uzanan çalkantılı bir seyir izlemiştir. Özellikle 1978 Camp David Anlaşmaları ile 2000'lerin başındaki Şarm El Şeyh zirveleri arasındaki dönem, barış arayışlarının en yoğun yaşandığı, tarihi dönüm noktalarının ve trajik başarısızlıkların iç içe geçtiği kritik bir evreyi temsil eder.
1. Camp David Anlaşmaları (1978): Bir Umut Işığı ve Eksik Bir Başlangıç
1973 Yom Kippur Savaşı'nın ardından ABD Başkanı Jimmy Carter'ın arabuluculuğunda Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat ile İsrail Başbakanı Menahem Begin arasında gerçekleşen Camp David Anlaşmaları, Ortadoğu'da ezber bozan bir gelişmeydi. Bu anlaşmalar iki temel çerçeveden oluşuyordu:
- Mısır ve İsrail Arasında Barış: İsrail'in 1967'de işgal ettiği Sina Yarımadası'ndan çekilmesi karşılığında Mısır'ın İsrail'i resmen tanımasını öngören bu çerçeve, 1979'da imzalanan barış antlaşmasıyla başarıyla sonuçlandı. Bu, bir Arap devletinin İsrail ile barış yaptığı ilk örnekti.
- Filistinlilere Özerklik: Batı Şeria ve Gazze'de yaşayan Filistinliler için beş yıllık bir geçiş dönemi sonunda "tam özerklik" kurulmasını hedefleyen bir çerçeve sunuldu.
Ancak ikinci çerçeve, en başından itibaren sorunluydu. Filistinlilerin meşru temsilcisi olarak görülen Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ve diğer Arap ülkeleri bu sürece dahil edilmemişti. Anlaşmalar, İsrail yerleşimleri, Kudüs'ün statüsü ve Filistinli mültecilerin geri dönüş hakkı gibi temel sorunları çözümsüz bırakıyordu. Bu nedenle Camp David, Mısır-İsrail ilişkilerinde tarihi bir başarı olsa da, Filistin meselesinin özüne inemeyen eksik bir başlangıç olarak kaldı.
2. Birinci İntifada ve Oslo Süreci: Değişen Dinamikler ve Yeni Bir Umut
1987'de başlayan ve "taşların isyanı" olarak bilinen Birinci İntifada, Filistin halkının işgale karşı kendiliğinden gelişen sivil direnişiydi. Bu ayaklanma, çatışmanın askeri bir meseleden ziyade siyasi bir sorun olduğunu ve statükonun sürdürülemez olduğunu tüm dünyaya gösterdi. İntifada'nın yarattığı baskı ve Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle değişen küresel dengeler, tarafları yeniden masaya oturmaya zorladı.
Bu yeni atmosferde, Norveç'in arabuluculuğunda gizlice yürütülen görüşmeler, 1993 yılında Oslo I Anlaşması ile sonuçlandı. FKÖ lideri Yaser Arafat ve İsrail Başbakanı İzak Rabin'in Beyaz Saray'ın bahçesindeki tarihi el sıkışması, tüm dünyada büyük bir umut dalgası yarattı. Oslo Anlaşmaları'nın temel mantığı, "adım adım ilerleme" ilkesine dayanıyordu:
- FKÖ, İsrail'in var olma hakkını tanırken, İsrail de FKÖ'yü Filistin halkının temsilcisi olarak tanıdı.
- Batı Şeria ve Gazze'de sınırlı yetkilere sahip bir Filistin Ulusal Yönetimi kuruldu.
- Kudüs, mülteciler, sınırlar ve yerleşimler gibi nihai statü konuları ise gelecekteki görüşmelere ertelendi.
Ancak bu "erteleme" stratejisi, sürecin en zayıf halkası olacaktı. Barış süreci, her iki taraftaki radikal grupların sabotajlarına maruz kaldı. 1995'te Başbakan Rabin'in aşırı sağcı bir Yahudi tarafından suikasta uğraması, barış umutlarına indirilen en ağır darbe oldu.
3. Camp David Zirvesi (2000) ve Çöküş
2000 yılına gelindiğinde, Oslo sürecinin yarattığı iyimserlik büyük ölçüde tükenmişti. ABD Başkanı Bill Clinton, görev süresi dolmadan kalıcı bir çözüme ulaşmak amacıyla İsrail Başbakanı Ehud Barak ve Filistin Yönetimi Başkanı Yaser Arafat'ı Camp David'de bir araya getirdi. Ancak bu zirve, nihai statü konularının ne kadar derin ve aşılamaz olduğunu acı bir şekilde ortaya koydu.
Görüşmeler, özellikle iki temel konuda kilitlendi:
- Kudüs'ün Statüsü: İsrail, Kudüs'ün "ebedi ve bölünmez" başkenti olduğunu savunurken, Filistinliler Doğu Kudüs'ü gelecekteki devletlerinin başkenti olarak talep ediyordu. Özellikle Harem-üş Şerif/Tapınak Tepesi üzerindeki egemenlik anlaşmazlığın merkezindeydi.
- Mültecilerin Geri Dönüş Hakkı: Filistinliler, 1948 savaşında topraklarını terk etmek zorunda kalan mülteciler ve onların torunları için geri dönüş hakkını talep ederken, İsrail bu talebi demografik yapısını tehdit edeceği gerekçesiyle reddetti.
Zirve, somut bir anlaşmaya varılamadan dağıldı ve her iki taraf da başarısızlıktan birbirini sorumlu tuttu. Bu hayal kırıklığı, bölgeyi yeni bir şiddet dalgasının eşiğine getirdi.
4. İkinci İntifada ve Şarm El Şeyh Zirveleri: Krizi Yönetme Çabaları
Camp David'in çöküşünden sadece iki ay sonra, dönemin muhalefet lideri Ariel Şaron'un Harem-üş Şerif'i ziyaret etmesi, İkinci İntifada'yı (El-Aksa İntifadası) tetikledi. Birincisinden çok daha kanlı ve militarize olan bu ayaklanma, intihar saldırıları ve İsrail ordusunun sert misillemeleriyle karakterize edildi. Oslo sürecinde inşa edilen kırılgan güven tamamen yok oldu.
Bu şiddet sarmalını durdurmak için Mısır'ın ev sahipliğinde Şarm El Şeyh'te birkaç zirve düzenlendi. 2000'deki ilk zirve, şiddeti durdurmada başarısız oldu. Ancak Yaser Arafat'ın 2004'teki ölümünün ardından, yeni Filistin lideri Mahmud Abbas ve İsrail Başbakanı Ariel Şaron'un katılımıyla 2005'te düzenlenen Şarm El Şeyh Zirvesi sembolik bir önem kazandı. Bu zirvede taraflar, karşılıklı olarak şiddete son verdiklerini ilan ettiler.
Ancak bu, bir barış anlaşması değil, sadece bir ateşkes ilanıydı. Şarm El Şeyh zirveleri, barış sürecini yeniden canlandırmak yerine, mevcut krizi yönetmeyi ve şiddeti kontrol altına almayı hedefliyordu. Bu, "barış süreci" paradigmasından "çatışma yönetimi" paradigmasına geçişin açık bir işaretiydi.
Sonuç: Miras ve Öğrenilen Dersler
Camp David'den Şarm El Şeyh'e uzanan dönem, Filistin-İsrail meselesinde umut ile umutsuzluğun ne kadar iç içe geçtiğini gösteren derslerle doludur. Camp David, diplomatik iradeyle köklü düşmanlıkların aşılabileceğini kanıtlarken, Filistin sorununu merkezine almadığı için kalıcı bir çözüm üretemedi. Oslo süreci, karşılıklı tanıma ile tarihi bir adım atmış ancak en zorlu sorunları erteleyerek kendi sonunu hazırlamıştır. Camp David 2000 zirvesinin başarısızlığı ve ardından gelen İkinci İntifada ise, sembolik adımların ve belirsiz vaatlerin, köklü ulusal ve dini talepler karşısında ne kadar yetersiz kaldığını göstermiştir.
Bu dönemin mirası, çözüme ulaşmanın ancak çatışmanın temelindeki Kudüs, mülteciler, sınırlar ve güvenlik gibi ana meselelerin adil ve kapsamlı bir şekilde ele alınmasıyla mümkün olacağı gerçeğidir. Aksi takdirde, barış arayışları, şiddet ve hayal kırıklığı döngüsünden çıkamayan trajik bir yolculuk olarak kalmaya mahkumdur.
Yorumlar
Yorum Gönder